Page 250 - Osmanlı Türkçesi 3
P. 250

METİN ÇEVİRİLERİ, SÖZLÜK VE KAYNAKÇA                                     249


                 kaim: Ayakta duran, ayağa kalkmış durumda   malikâne: Geniş bir alana kurulmuş, büyük ve gös-
                 olan, kıyamda bulunan.                     terişli ev, yurtluk.
                 kâin: Bulunan, olan.                       mânend: Benzer, eş, misil, nazir.
                 kaligrafi: Güzel yazı sanatı.              mâni: Bir şeyin yapılmasını önleyen şey, engel.
                 kalp: Değiştirme, başka bir şekle çevirme, bozma.  mâsivâ: Allah’ın zatı dışındaki bütün varlıklar.
                 kamerî: Ayla ilgili, aya ait.              maslahat: İş, önemli iş, mesele.
                 kamu: Bir memleketteki halkın bütünü, amme.  masnu: Sanatla yapılmış.
                 kân: Bir şeyin çok bol bulunduğu yer veya kimse,   masnuat: Sanatla yapılmış şeyler, sanat eserleri.
                 kaynak, memba.                             mazi: Geçmiş, geçmiş zaman.
                 karib: Yakın.                              mead: Dönüp gidilecek, dönülecek olan yer.
                 karye: Köy.                                mebde: Başlangıç.
                 kavil: Söz.                                mebzul: Bol, çok.
                 kem: Noksan, eksik. Kötü, fena (göz, söz vb.).  medih: Övme.
                 kemalât: Sahip olunan manevi hasletler, olgunluk-  Medine-i Münevvere: Nurlandırılmış şehir. Hz.
                 lar.                                       Muhammed’in kabrinin bulunduğu Medine şehri.
                 kemankeş: Okçu.                            medyun: Verecekli, borçlu.
                 kerim: Eli açık, cömert.                   Mekke-i Mükerreme: Aziz, muhterem ve mübarek
                 kesif: Yoğun. Saydam olmayan. Sık, kalın.  Mekke şehri.
                 kesp: Kazanma.                             memalik-i mahrûse: Korunan memleketler, Os-
                                                            manlı İmparatorluğu, Osmanlı ülkesi.
                 kesret: Çokluk. Cenabıhakk’ın tecellisiyle zuhura
                 gelmiş olan çokluk, mahlûkatın çokluğu.    menam: Uyku.
                 key: Ne vakit, ne zaman.                   menba: Herhangi bir şeyin ortaya çıktığı, meyda-
                                                            na geldiği, zuhur ettiği yer.
                 keza: Aynı biçimde.                        menzil: İki konak arasındaki uzaklık.
                 kıyam: Ayaklanma, başkaldırma, karşı gelme.  merhale: Derece, basamak, aşama, evre.
                 kızan: Erkek çocuk.                        merhum: Ölmüş Müslüman erkek, rahmetli, rah-
                 kibar: Ulular.                             metlik.
                 kisve: Kılık kıyafet.                      mervi: Ağızdan ağıza söylenip gelen, nakil ve riva-
                 köhne: Eskiyip yıpranmış, bakımsız kalmış.  yet edilen.
                 kös: Savaşlarda, alaylarda at, deve veya araba   meskenet: Miskin olma durumu, tembellik, uyuşuk-
                 üzerinde taşınan ve işaret vermek için kullanılan   luk, acizlik.
                 büyük davul.                               meşgale: Uğraşı.
                 kutsi: Kutsal.                             meşk: Yazı veya müzikte alışmak ve öğrenmek için
                 kuyut: Kayıtlar. Deftere geçirilmiş kayıtlar.  yapılan çalışma, el alıştırması.
                 kübra: Daha (çok, en, pek) büyük, ulu.     met: Uzatma, çekme.
                                                            mevt: Ölüm.
                        L                                   meyanında: Bir şeyin ortası, vasat.
                 lahza: Zamanın bölünemeyecek kadar kısa bir   meyus: Üzgün.
                 parçası, an.                               mezkûr: Az önce adı geçen, sözü edilen, yukarıda
                 lain: Lanetlenmiş, Hakk’ın rahmetinden mahrum   anılan, zikrolunan.
                 olmuş.                                     miftah: Anahtar.
                 latif: Yumuşak, hoş, ince bir güzelliği olan.  Mina: Mekke ile Müzdelife arasında, harem sınırları
                 latife: Güldürmek, eğlendirmek amacıyla söylenen   içinde bulunan bir bölge.
                 güzel ve nükteli söz veya hikâye, şaka.    muasır: Çağdaş.
                 lem’a: Parıltı, parlaklık.                 mugayyebat: Beş duyu ile bilinemeyen gizli ve
                 letafet: Güzellik, hoşluk. İncelik.        görünmez şeyler, hâller.
                 levent: Osmanlı donanmasında ve kıyılarında gö-  muhit: Çepeçevre kuşatan, etrafını çeviren, çevre-
                 rev yapan asker sınıfı.                    leyen ihata eden şey.
                 levm: Çekiştirme, kınama, aşağılama.       muhtelif: Çeşit çeşit, çeşitli.
                 li-ecli’l-ihtisar: Ayrıntıya girmeden kısaltmak için.  mukabele: Karşılık verme, karşılama, karşılık.
                 literatür: Edebiyat. Kaynak.               murakka: Hattatların ayrı ayrı kâğıtlara yazıp sonra
                                                            bir arada mecmua hâline getirdikleri meşkler.
                 lütuf: Önem verilen, sayılan birinden gelen. İyilik,   musanna: Sanatlı.
                 yardım, ihsan.
                                                            mutaazzım: Kendini büyük gören, büyüklenen,
                        M                                   kibirli.
                                                            mutedil: Ilımlı.
                 maarif: Bilgi ve kültür.                   muti: Uyan, itaat eden, boyun eğen, tabi olan
                 mağfiret: Bağışlama.                       kimse.
                 mahbes: Cezaevi.                           muvakkat: Belirli bir zamana mahsus olan, az sü-
                 mahfaza: İçinde küpe, yüzük, bilezik vb. değerli süs   ren, sürekli ve devamlı olmayan, geçici.
                 eşyalarının saklandığı kutu.               müdam: Devamlı, sürekli.
                 mahfil: Toplantı yeri.                     müessis: Kurucu.
                 mahlûan: Tahtan indirerek.                 müfessir: Kur’an’ı yorumlayan (kimse).
                 mahrumiyet: Yoksunluk.                     müjgân: Kirpikler, kirpik.
                 mahvetmek: Yok etmek.                      mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış.
                 mail: Bir yana, bir tarafa doğru eğilmiş, meyletmiş.  mükevvenat: Yaratılmış şeylerin tamamı, varlıklar,
                 manifesto: Bildiri. Toplumsal bir hareketin siyasal   mahlûkat, mevcudat.
                 inanç ve amaçlarının açık ifadesi.         mülakat: Buluşma, görüşme.
   245   246   247   248   249   250   251   252   253   254   255